Önce kendimizden başlamalı…
Saygı, ‘başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu.’ Olarak bilinir ama bahsedeceğim saygı karşımızdaki kişiye, topluma karşı onların vasıflarını, mevki ve makamlarını, aralarında ayrım yapmadan hürmete dayanan duygu ve sevgidir.
Saygı önce ailede başlar. İnsanın saygılı olması karşısındakine değer vermesi ailenin verdiği ilk kazanımlardır. Çünkü aile insanın ilk eğitim aldığı, tecrübe edindiği deney ve uygulamaların verildiği ilk basamaktır.
Örneğin sevgi dolu ailede yetişen bir çocuk, birey olmayı sevgi ve saygı dolu bir iletişimle öğrenir. Değerleri bunun üzerine kurulur. Bu insan erişkinlik döneminde ailesinde gördüğü saygı değerlerini yaşamına aktarır. Birde tam tersini düşünelim. Sürekli itiş-kakış bir yaşamın içindeki aileye doğan çocuk, saygıyı nasıl öğrenip yaşamına geçirebilir?
Bugün hakkımız olan sevgiyi ve saygıyı ütopik olmayan bir dünyada yaşamımıza geçiremiyorsak bu insanın problemi değil midir?
İçinde yaşadığımız dünya da her şeyi kendimiz seçiyor ve yaşıyoruz daha sonra hakaret edip şikayetçi oluyoruz. Peki değiştirmeye çalışıyor muyuz?
Seçimleri hep başkalarına atıp, zamana bırakıyor, görmemezlikten geliyoruz. Umursamıyoruz. Yaşıyor, kaderim bu deyip kaderi üzerinde etken olamıyoruz. Kendimizi ertelediğimizi bile bile önüne asla geçmiyoruz. Tüm bunları yaşadığımızı kendimiz de biliyoruz değil mi?
Farklılıklarımızdan keyif almayı, önyargısız yaklaşmayı, iletişim yollarını, değer vermeyi, sevmeyi, yardımlaşmayı, inançlarımıza saygı duymayı önceliklerimiz arasına alırsak insan olmanın erdemini yaşayan insanlar oluruz. Kimsenin yaşam hakkını elinden almadan, uyum içinde, birbirimizi yücelten toplumlar oluruz. Çok mu zor bunları yaşama geçirmek? Bence değil. Ama önce kendi yaşamlarımızdan başlamalı işe…