BÜYÜLEYİCİ ÜÇ ŞEHİR: ADIYAMAN-MALATYA-ŞANLIURFA
2 hafta art arda Güneydoğu yazımın sonuncusu ile karşınızdayım. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi beni en çok etkileyen şehir Mardin olmuştu. Şimdi diğer şehirlerin 3’ünü aynı anda yazacağım. Adıyaman, Malatya ve Şanlıurfa’yı tek bir sayfada toplayacağım.
Diyarbakır’dan Adıyaman’a doğru akşam saatlerinde yola çıktık. Adıyaman’da valiliğin düzenlemiş olduğu akşam yemeğine katıldık. Ancak yoldan geçerken hepimizin dikkatini tek bir şey çekmişti. O da, Adıyaman’daki esnafın gece dükkanlarını kapattıktan sonra ürünlerini dışarıda bırakıp öyle evlerine gitmeleri. Vali Yardımcısı Mehmet Yasin Erkan’a Hayat Gazetesi’nde görev yapan meslektaşım, Sorumlu Yazıişleri Müdürü Süleyman Turunç bu olayın nedenini sordu. Vali Yardımcısı da, burada vatandaşın birbirine güvendiğini ve tezgahlarını toplamadan evin yolunu tuttuklarını belirtti. Bu durum çok ilginç geldi ve böyle bir hikaye ile başlamak istedim. Ardından konaklayacağımız Adıyaman Uygulama Turizm Uygulama Oteli’ne doğru yola çıktık. Buraya ayrı bir parantez açmak istiyorum, diğer konakladığımız yerlerin arasında en iyisi ve en temizi. Güler yüzlü personeline de teşekkür etmek istiyorum. Konaklamanın hemen ardından Adıyaman’ı dolaşmak için yola çıktık.
PERRE ANTİK KENTİ
İlk önce Perre Antik kentine gittik. Antik Çağ’da Perre Antik Kent’i Helenistik dönem krallıklarından Kommangene Krallığı’nın beş büyük şehirlerinden biri olduğu antik kaynaklarda geçmektedir. Antik kent Perre tarihi hakkındaki ilk bilgiler, Bizans dönemi kayıtlarında yer alan Niceaia- Birinci İznik konsili toplantısı için Eyalet adına temsilci gönderdiği antik belgelerden anlaşılmaktadır. Ayrıca M.S. 433 yılında bahsedilen mektuplarda adı geçtiği sanılan ören yeri yerleşimi ise ilk temel taşlarının işlenişi, şekil almış olması Kommagene Krallığı ve Roma dönemi izleri taşıdığını 2009 yılında antik kent hakkında araştırma yapanların günlüklerinde geçmekte olduğu bize söylendi. M.S.325 yılında şehrin imar faaliyetlerinin devam ettiği gözükmekte olup Ekümenik konsil
toplantısına denk gelen tarihi içinde yer alması antik şehrin hem jeopolitik hem de dini olarak önemli yerleşimler arasında olduğunu göstermektedir. Bazı bilim adamlarının bilimsel araştırmalarında adı kutsal şehir olarak da geçtiği gözükmektedir. Antik şehir Perre diğer antik yerleşimlerinden farkı bir tepe üzerindeki kayalara şekil verilerek yerleşimin kurulduğu ve yapılarının bölgeden herhangi bir kesme blok taşının gelmediği sadece kayaların üzerinde dönemin mimar ya da kent halkı tarafından işlem yapılarak şekil verildiği ve kent mimarisine dahil edildiği gözüktüğünü söyleyebiliriz.
PEYNİR HELVASI
Perre Antik kentini gezdikten sonra çarşıya gittik. Orada dolaşırken Bursa Adıyamanlılar Derneği Onursal Başkanı Mehmet Gönder, bize peynirli helva tatma fırsatı tanıdı. Adıyaman’a has bu tatlının şehirdeki tarihinin ise oldukça eski olduğunu söyledi. Eskiden irmik yerine dibekte dövülmüş pirinçten elde edilen un, pekmez, peynir ve tereyağıyla yapılmakta olan bu helva şimdi bulunması daha kolay olan sanayi ürünü irmik, şeker, tuzsuz peynir ve margarin kullanılarak yapılıyormuş. Adıyaman’a gidenlerin mutlaka tatması gereken bir lezzet.
ADIYAMAN’DA HARFANE GECESİ
Akşam hava kararınca Adıyaman Belediyesi’nin düzenlediği harfane gecesine katılım sağladık. Harfane gecesinin ne olduğunu soranlar olabilir, çünkü ben de oraya gidince öğrenme fırsatı yakaladım. Harfane gecesi, aynı Şanlıurfa’da yapılan sıra gecesinin farklı bir ismi. Ama amaç aynı. Çok eğlenceli zamanlardı bizim için. Çünkü daha önce böyle bir etkinliğe katılmamıştık. Yine belediyenin ikram ettiği etli çiğ köfteden ve kapalı, içinde kavurma olan bir pideden tattık.
MALATYA’NIN ‘KAPTAJ’I
Harfane gecesinden sonra Malatya’ya varmak için yola çıktık. Güneydoğu’da en çok şaşırdığım iki şehir var. Birincisi Batman, diğeri ise Malatya. Gerçekten beklentilerimin çok üstünde yerlerdi buralar. Malatya’da suyun ilk çıktığı yer olan Kaptaj başta olmak üzere seyir terası ve fotoğrafçılık müzesi görülmeye değer yerler. Tabii zamanımız kısıtlı olunca her yeri gezemedik ancak yine de gelip bir daha görmek isteyeceğim bir yer olarak karşıma çıkıyor. Malatya’da oluşumundan bugüne kadar yön değiştirmeden akan ve şehrin Bizans idaresinde olduğu yıllarda da kullanıldığı bilinen içme suyu kaynağı Gündüzbey Kaptaj Tesisi, 1946’dan bu yana ilin içme su ihtiyacını karşıladığı söylendi.
SEYİR TERASINDAN BAKAMAMAK
Oradan Levent Vadisi’nde bulunan seyir terasına gittik. Kapıda şöyle yazıyordu: ‘Yükseklik korkusu, panik atak ve kalp hastası olanların girmemesi rica olunur’. Zaten böyle bir yazı ile karşılaşmasam bile girebileceğimi sanmıyordum. Çünkü ben uçaktan korkmayan ama yükseklik korkusu olan birisiyim… O yüzden o zevki yaşayamadım. Ancak içeri girdiğimde zemini cam olan bir alanla karşılaştım. Oradan da pek bakamasam da yine de fotoğraflarını çekmeyi-zor da olsa- başardım. Burası da hayran kaldığımız bir yer olarak kayıtlara geçti.
KİRAZ YAPRAĞI SARMASINI YEMEDEN DÖNMEYİN
Daha sonra Malatya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlemiş olduğu öğle yemeğine katılım sağladık. Gezdiğimiz şehirlerde sadece yöresel yemekleri burada tatma fırsatı yakaladığımızı söylesem yanlış olmaz diye düşünüyorum. Kiraz yaprağı sarmasını Malatya’ya yolu düşen herkesin yemesi gerektiğini söyleyebilirim. Çünkü o lezzeti başka bir yerde yakalamanız mümkün değil. Hatta Malatyalı ve bütün tur boyunca bize eşlik eden İskender abi de bu yemek için Malatyalıların evde kavga çıkardığını da esprili bir dille söylemişti. Gerçekten de öyle, tadı halen daha damağımda…
ÖLÜ FOTOĞRAFÇILIĞI…
Ekipçe Malatya Valiliği’nin düzenlediği etkinliğe gidecektik ancak gazeteciliğin verdiği hobi ve merakla Malatya’da bulunan fotoğraf makinesi müzesine meslektaşım Kadir ile gittik. Oradaki görevli, bizim meraklı olduğumuzu anlayıp tek tek her şeyi anlattı. 1800’lü yıllardan günümüze kadar olan fotoğraf makinelerini gördük. Tabii biliyorsunuz ki ilk başlarda makineler neredeyse masa boyutundaydı. Bu zamanlarda bizler, fotoğrafçılığın adeta kaymağını yediğimizi söyleyebilirim. Ardından gözümüze bir fotoğraf ilişti ve onun anlamını sorduk. Verdiği cevap da şöyleydi: ‘Bu yöntemin ismi ölü fotoğrafçılığı’. Fotoğrafta iki tane kız ve bir de anne bulunuyordu. Meğerse anne ölmüş ve kızları da son bir kere hatıra fotoğrafı çektirmek istiyormuş. Ancak ölü olduğu belli olmuyor fotoğraftan. Çünkü kadının gözleri açık ve gayet dik duruyor, bunun da nedenini sorduk ve dedi ki: Kızları anneyi destekliyor ve tam belli olmasa bile gözlerini bir kızı açık olacak şekilde tutuyor. Bu durum ben ve Kadir’i bayağı etkilemişti.
‘EYYUB’UN DERDİ DERT MİDİR? BEN ONDAN BESBETER ÇEKTİM’
Malatya Valiliği’nin de düzenlediği etkinliğe katıldıktan sonra akşam Adıyaman’a konaklamak için ikinci defa gittik. Ertesi gün Şanlıurfa ziyaretimiz olacaktı. Şanlıurfa’da gezerken Hz. Eyyüb’ün sabır makamına da uğramamak olmaz diyip ziyaretimizi gerçekleştirdik. Hemen size hikayesini anlatmak istiyorum. Hz. Eyyüb’ün hastalanması, sabrı ve yeniden sağlığına kavuşması konusu bir çok sözlü ve yazılı kaynakta yer alır. Eyyüp Peygamber’in hayatını anlatan farklı rivayetler olsa da sabrı ile ilgili hikaye ise genel olarak şöyle özetlenir: “Cenab-ı Hakk, yöre insanları arasında seçkin bir kulu olan Hz. Eyyûb’u peygamberlikle görevlendirir. Onu ve ailesini maddi ve manevi bakımdan çok zenginleştirir. Ona birçok evlat verir, malına, davarlarına bereket girer. Birçok köyü, bu köylerde bereketli toprakları ve sürülerce davarı olur. Böylece bölgenin hatırı sayılır zenginlerinden biri olur. Allah/u Teala, onu imtihan için, önce malını ve davarlarını, sonra tüm evlatlarını elinden alır. Varlıklar içerisinden yokluklar içerisine, sefil bir hayata sürüklenir. O ise “Veren Allah, alan Allah” diyerek, isyana, hüzne girmeden haline şükrederek sabreder. Sarsılmaz bir imanla metanetini kaybetmez, ibadetine devam eder. İhtiyarlık çağında ağır bir hastalığa tutulur. Her tarafı yara bere içinde kalır. Çevresindeki uzak, yakın akrabaları bulaşıcı bir hastalığa tutulduğuna kani olup, onu bir bir terk ederler. Böylesi bir durumda, şeytanın musallat olup kalbine vesvese koymak istemesi bu yüce insanı asla sarsmaz. İbadetinden ve zikrinden alıkoyamaz. Vücudunun her tarafı yara bere içerisinde olduğundan vücudunu kurt kaplar. Ne zaman ki kurtlar kalbine sirayet etmeye çalışınca bu Azîz Peygamber Allah’u Teâla’ya sığınarak dua eder. Cenâb-ı Hakk, sevgili kulu Hz. Eyyûb’un duasını kabul eder. Topuğunu yere vurmasını, çıkacak olan su ile yıkanmasını ve bu soğuk suyu içmesini emr eyler. Hz. Eyyûb emr-i İlâhî’yi yerine getirir ve topuğunu yere vurur, mucizevi soğuk bir su fışkırır. Hz. Eyyûb bu serin sudan yıkanıp içerek vücudunun hem içini, hem dışını onunla temizler. Böylece hastalıklardan kurtulur.” Ancak Hz. Eyyub’un bu olayı üzerine Aşık Seyrani ise şöyle bir şey der: “Eyyub’un derdi dert midir? Ben ondan besbeter çektim.”
ANTEP’E GİDİP ANTEP’İ GÖREMEMEK
Evet, biliyorum. Başlık çok ilgi çekici. Espri olarak da söylemiyorum. Ancak Gaziantep’e kadar gidip gezemedik, çünkü uçağa zar zor yetişebildik. Aslında programda Antep kalesi, hanları ve bakırcılar çarşısı ziyareti vardı. Başlıkta da belirttiğim gibi, Gaziantep’e gidip Gaziantep’i göremedik ve sadece aldığımız baklavayla Bursa’ya dönebildik.